Orası (2)

 

Fotoğraf: Mustafa Mutlu

Bir başlıkta parantez içinde sayılar varsa genellikle önceki metnin devamı olduğu varsayılır. Beş yıl önce buraya bıraktığım aynı başlıktaki yazı (Orası) ile bu metin, ne kadar birbiriyle ilişki kurar, bilemiyorum. 

İnsan değişir, bu bilinmez değil. Bilinmez olan nereye doğru değiştiği. Belki de bu değişim, düz bir çizgi değil, dairesel bir yolculuktur. T.S. Eliot’ın meşhur dizelerindeki gibi, "Keşfetmekten vazgeçmeyeceğiz ve tüm keşiflerimizin sonu, başladığımız yere varmak ve orayı ilk kez tanımak olacak." 

Beş yıl önce, o deniz boyalı cami-kilisenin kolonlarında kayıp bir hafıza arayan, kahvehanedeki amcalara hiç görmediği kutsal balıkları heyecanla anlatan o adamı düşünüyorum şimdi. Size de olur mu bilmem; eski bir fotoğrafa ya da yıllar önce karalanan bir cümleye rastlandığında, sanki çok sevilen ama uzun zamandır sesi duyulmayan eski bir arkadaşla karşılaşmış gibi olunur. Bir parça şefkat, biraz şaşkınlık, belki hafif bir öfke… Ve sonra fark edersin ki en tuhaf duygu, yabancılık değildir. Asıl tuhaf olan, o yabancının bir zamanlar sen olmuş olmasıdır.

Zamanın en büyük yanılsaması, bizi doğrusal bir hikâyenin kahramanı sanmasıdır. Çocukluk geride kalır, gençlik geçer, yetişkinlik gelir; sanki her yeni durak, öncekini hükümsüz bırakıyormuş gibi. Oysa insan, eski benliklerini geride bırakmaz. Her aynı tepeye çıkışında onları içine doğru kazır. Bazen bir koku, bazen bir şarkı, bazen de yıllar önce yazılmış bir cümle toprağı eşeler ve gömülü olan yeniden nefes almaya başlar.

Belki yazmanın en garip tarafı da budur. Yazı, hafızanın kendisi değildir; hafızanın bıraktığı izdir. İnsan hatırladığını sanır ama aslında geçmişini her seferinde yeniden yazar. Beş yıl önceki ben, bugün okuduğum satırları yazarken gelecekte nasıl biri olacağımı bilmiyordu. Ben de şimdi, beş yıl sonraki okurun bu cümlelere nasıl bakacağını bilmiyorum. Tıpkı Borges'in zamanda hareket eden kopyaları gibi. 

Bazen bir mekâna değil, alışık bakışa dönmek istenir. Aynı sokaktan tekrar geçilir ama artık kaldırım değişmiştir, dükkânlar değişmiştir, insan değişmiştir. Sonra anlaşılır ki aranan şey taşlar ya da binalar değildir, o gün dünyaya bakılan gözlerdir. Hiçbir yolculuk bizi eski yere götürmez. En fazla, eski kendimizle bugünkü kendimiz arasındaki mesafeyi gösterir.

İnsan sadece düşüncelerini değil, düşünme biçimini de kaybediyor zamanla. Eskiden kolayca heyecanlandığı şeyler sıradanlaşıyor, kesin sandığı hükümler yumuşuyor, büyük meseleler yerini küçük ayrıntılara bırakıyor -ki böylesi daha iyi demiyorum-. Bilgelik dediğimiz şey de belki cevapların çoğalması değil, kesinliklerin azalmasıdır.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, beş yıl önceki o adamın haklı mı haksız mı olduğuyla pek ilgilenmiyorum. Daha çok, dünyaya hâlâ hayret edebiliyor oluşunu seviyorum. Çünkü insanı yaşlandıranın zaman olduğunu hiç düşünmedim, yaşlandıran hayret etme kabiliyetini yitirmesidir. Eğer hâlâ bir harabenin duvarında, denize bakan bir cami-kilisede ya da kahvehanede anlatılan imkânsız bir hikâyede durup düşünüyorsak, belki de başladığımız yerden sandığımız kadar uzaklaşmış sayılmayız.

Belki Eliot'ın dediği gibi mesele geri dönmek değildir. Mesele, aynı yere başka bir insan olarak varabilmektir. Ve belki insanın bütün ömrü, ilk kez gördüğünü sandığı şeylerin aslında kendisini yıllardır beklediğini anlamasıyla geçer.